TESETTÜRDE ŞER'Î ÖLÇÜLER
Programlayan: Ahmetberk
KAYNAK KİTAPLAR VE KISALTMA İŞARETLERİ
İSLÂM TOPLUMUNDA KADINLARIN AÇILMASININ NETİCELERİ
ÇOCUKLARIN AVRETİ NASIL OLMALI?
ZORLA KIYAFET TATBİKATLARI VE KAHRAMANCA DAVRANIŞ ÖRNEKLERİ
Bindörtyüz sene evvel Arab yarımadasından doğan İslâm güneşi, zaman geçtikçe bütün kıt'aları ve milletleri nuruyla aydınlatmış ve günümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da devam edecektir.
İslâmiyet, gelişiyle beraber, insanların bütün sahalarında saadet ve huzurlu yaşayışlarını esas almış ve bu hususlarda gerekli hükümler vaz' etmiºtir.
Müslümanlar bu hükümleri en evvel Allah'ın (C.C.) ve onun yüce Peygamberinin (A.S.M.) emri olduğu için, ibadet kasdıyla ellerinden geldiği kadar tatbik etmişler ve bu uğurda her şeylerini ortaya koymuşlardır.
İşte bu hükümlerden birisi de örtünmekle alâkalı hükümlerdir.
Bindörtyüz sene zarfında İslâm ekseriyetle hakimiyetini korumuştur.
Bazı zamanlarda siyasi sahalarda ve hakimiyet devrelerinde inkıta' olmuºsa da tesettür emrinin tatbikatinda herhangi bir maniayla karºilaºmamiºtir.
Ta ki, asrimizin baºlarinda Avrupadan yayilan Islâm aleydarligi zaman içinde memleketimizin içinde Avrupa meftunu bazi yazar ve siyasetçileri de etkilemiº ve tesettür aleyhinde bir hava yayilmiºtir.
Tesettürün yasaklandigina dair bir kanun çikarilmamasina ragmen bazi lastikli kanunlarin ºümulüne sokulmaya çaliºilarak müthiº bir kampanya baºlatilmiºtir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, aslini Osmanlilarin son devrelerinde Avrupadan gelen ve içimizde ma'kes bulan fikirlere cevap mahiyetinde Tesettür Risalesi yazmış ve bilahare 1934 yılında bu risalesini genişleterek neşretmiştir. Bunun üzerine 1935 yılında Eskişehir Mahkemesinde suçlandığı maddelerden birini de bu Risalenin neşri teşkil etmiştir.
Günümüzde ise, tesettür aleydarlığı had safhaya vardırılmaya çalışılmaktadır. Bir taraftan devlet kuvvetleriyle mani olmaya çabalanırken bir taraftanda da kandırılan bazı din adamları vasıtasıyla müslümanların zihinlerine şüphe tohumları atmaya çalışılmaktadır.
İttihad Yayınevi olarak, bu hususta nazil olan ayetleri ve hadis-i şerifleri ve bu ayet ve hadisleri tefsir eden ve bütün ümmet tarafından itimad edilen muteber kitabların ve âlimlerin görüşlerini aldık. Ta ki, bu hususlarda inancı gereği tesettüre riayet eden kardeşlerimizin tereddüdü olmasın ve mücadelelerinden taviz vermesinler.
Gayret bizden tevfik Allah'dan (C.C.)
İTTİHAD YAYINCILIK
Büyük İslâm İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen, 544 sh. 1986 İstanbul
Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, Mütercim: Hasan Ege, 1971 Ankara
Emirdağ Lâhikası-ll, Bediüzzaman Said Nursi, Envâr Neşriyat, 1992 İstanbul
Gençlik Rehberi Bediüzzaman Said Nursi, Envâr Neşriyat, 1994 İstanbul
Hülasat-ül Beyan, Konyalı Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat İstanbul
İhya-i Ulum-üd Din Tercemesi, Bedir Yayınevi 1974 İstanbul
İlâhî Hadîsler, H.Hüsnü Erdem, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
Kastamonu Lâhikası Bediüzzaman Said Nursi, Envâr Neşriyat, 1990 İstanbul
Kitab-ül Fıkhı alâ Mezahib-ül Erbaa, Çağrı Yayınları, 1987 İstanbul
Lem'alar Bediüzzaman Said Nursi, Envâr Neºriyat, 1992 Istanbul
Mektubat Bediüzzaman Said Nursi, Envâr Neºriyat, 1993 Istanbul
Nimet-ül Islâm, Mehmed Zihni Efendi, 1957 Istanbul
Osmanli Tarih Deyimleri Sözlügü, Milli Egitim Basimevi 1946-1955
Osmanlica Lem'alar, Bediüzzaman Said Nursi, 879 sh.
Sahih-i Müslim Tercemesi, Mehmed Sofuoğlu, İrfan Yayınları 1967 İstanbul
Sözler Bediüzzaman Said Nursi, Envâr Neşriyat, 1993 İstanbul
Sünen-i Ebu Davud, Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları, 1987 İstanbul
Şualar Bediüzzaman Said Nursi, Envâr Neşriyat, 1994 İstanbul
Tarihçe-i Hayatı, Bediüzzaman Said Nursi, Envâr Neşriyat, 1994 İstanbul
(E.T.) Elmalılı Tefsiri (Hak Dini Kur'an Dili), Hamdi Yazır, ll Baskı, 1960-1962 İstanbul
(İ.M.) İbn-i Mace Tercemesi, Kahraman Yayınları, 1982-1983 İstanbul
(K.H.) Keşf-ül Hafa, Matbaat-ül Fünün, Halep (2 Cilt)
(R.E.) Ramuz-ül Ehadîs Abdülaziz Bekkine, Milsan, 1982, 2 Cilt İstanbul
(R.K.K.) Risale-i Nur'un Kudsî Kaynakları, Abdülkadir Badıllı, Envâr Neşriyat, 1994 İstanbul
(S.B.M.) Sahih-i Buhari Muhtasarı Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları ll. Baskı, 12 Cilt
(T.T.)Tac Tercemesi, Bekir Sadak, Sinem Matbaası, 1968-1975 İstanbul
Tesettür, yani örtünme ve elbise giyinmek; setr-i avret,([1]) soğuk ve sıcaktan korunma ve tezeyyün([2]) gibi hikmetlere münhasır değildir. Düşünülecek olursa, bazı hayvanlara, bilhassa kuşlara, gayet güzel tüylerle giydirilen fıtrî elbiselerden daha güzel fıtrî elbiseyi Allah insanlara giydirebileceği halde, insanın dünyada sun'î([3]) elbiseye muhtaç bırakılmasının elbette hikmetleri vardır.
Evet «Cenab-ı Hak, insandan başka ziruh mahlukatına fıtrî birer libas giydirdiği gibi; meydan-ı haşirde sun'î libaslardan üryan([4]) olarak fakat fıtrî bir libas giydirmesi, ism-i Hakîm muktezasıdır. Dünyada sun'i libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve zinet ve setr-i avrete münhasır değildir. Belki mühim bir hikmeti, insanın sair nevilerdeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa kolay ve ucuz, fıtrî bir libas giydirebilirdi. Çünki bu hikmet olmazsa; muhtelif paçavraları vücuduna sarıp giyen insan, şuurlu hayvanatın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, manen onları güldürür. Meydan-ı haşirde, o hikmet ve münasebet yok. O liste de olmaması lâzım gelir.» (Mektubat sh: 384)
Mezkûr hikmet, yalnız elbiseye inhisar etmeyip insanın cami' fıtratıyla her şeye muhtaç yaratıldığına ve her şey insanın ihtiyacatına hizmet etmekle insanın Hilafet-i Arziyeye sahib kılındığına ve böylece insanın en mükemmel mahluk olarak ahsen-i takvime çıkarıldığına da işaret eder.
(S.B.M.) 2048. hadisi, insanların haşirde sun'i elbisesiz olarak diriltileceğini bildirir.
Asrımızda, Avrupa'dan gelen sözde kadın hürriyetleri adı altında, gerçekte ise kadını her sahada istismar eden ve âdi bir metadan başka değer ve kıymet vermeyen bir anlayış ve bu anlayışın tatbikatçıları karşılarında en evvel Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve onun Risale-i Nur Külliyatını bulmuşlardır.
Aslını daha önce yazan ve 1934'te ilaveler ve düzenlemelerle Tesettür Risalesini yeniden te'lif eden ve neºreden Bediüzzaman Hazretleri, 1935 senesinde Inkilaplar aleyhinde faaliyetlerde bulunmak gibi suçlamalardan dolayi Eskiºehir Agir Ceza Mahkemesinde yargilanmiº ve diger suçlamalardan ceza verilmezken Tesettür Risalesinden kendisine bir senelik ceza vermiºlerdir.
Bediüzzaman Hazretleri, idam plani ile verildigi Eskiºehir Agirceza Mahkemesinde, tesettür-ü nisvani([5]) müdafaa ederken ºöyle diyor:
«Iºte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Binüçyüzelli senede ve her asirda üçyüzelli milyon müslümanlarin hayat-i içtimaiyesinde kudsi ve hakiki bir düstur-u Ilahîyi üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarina istinaden ve binüçyüz senede geçmiº ecdadimizin itikadlarina iktidaen tefsir eden bir adami mahkûm eden haksız bir kararı, elbette ruy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir diye bağırıyorum. Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin!..» (Şualar sh: 448)
Yine müdafaanın bir kısmında da şöyle der:
«Bin seneden beri çarşaf altında bulunan muhadderat-ı İslâmiye([6]) şimdi de çarşaflarını muhafaza ediyorlar.» (Osmanlıca Lem'alar sh: 586)
Tesettür aleyhinde böyle acib tahakkümü yapan mütehakkimler, ve milli tereddiye dehşetli bir şekilde kapı açtılar. Çünkü aile müessesesinin korunmasında ve aile efradı arasında nesebî ve fıtrî olan manevi bağların; hürmet, merhamet gibi hislerin ve ahlâkî değerlerin tahakkuk etmesinde tesettürün rolü büyüktür. Tesettürsüz ve mübtezel([7]) ailelerde, mezkûr fıtrî bağlar ve manevi değerler gelişmez.
Eğer bu değerler, yaşanan dinî hayatla geliştikten sonra, asrîliğe([8]) özenip tesettür terk edilirse, kazanılan manevi hayat büyük ölçüde zedelenir. Böylelerin hayat anlayışı giderek yalnız dünyevi menfaat ve lezzetler ölçüsü içinde darlaşır ve maddileşir. İnsanlığın yüksek şahsiyeti tersine döner, tereddi eder.
Yıllar sonra aynı anlayışın tatbikatçıları tesettür meselesinden dolayı müslüman kitleyi baskı altında tuttuklarını esefle görmekteyiz. Şimdi bu risaleyi burada neşrediyoruz.
Bismillahirrahmanirrahim
'ya eyyühe'n nebiyyü kul liezvacike ve benatike ve nisai'l mü'minine yüdnine aleyhinne min celâbîbihinne'([9])
ilâ âhir… âyeti, tesettürü([10]) emrediyor. Medeniyet-i sefihe([11]) ise, Kur'anın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü, fıtrî([12]) görmüyor, "bir esarettir" diyor.
Elcevab: Kur'an-ı Hakîm'in bu hükmü tam fıtrî([13]) olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delalet eden çok hikmetlerinden, yalnız "dört hikmet"ini beyan ederiz.
Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir([14]) ve fıtratları iktiza ediyor. Çünki kadınlar hilkaten([15]) zaif ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale([16]) maruz kalmamak için, fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar, taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hiyanetle müttehem([17]) olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyade kendini saklıyan ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malumdur ki; insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı namahrem([18]) erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmiyen([19]) bir güzel kadın, nazik ve seri-üt teessür([20]) olduğundan, maddeten te'siri tecrübe edilen belki semlendiren([21]) pis nazarlardan elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, "bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar" diye polislere ºekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref-i tesettürü,([22]) hilaf-i fitrattir.([23]) Kur'an'ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve manevi esaretten ve sefaletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda, ecnebi erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf([24]) var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünki sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hamisiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belasını çekmek ihtimali var. Ve kesretle([25]) vaki olduğundan, cidden şiddetle namahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile namahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaif hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuatıma([26]) göre: Merkez ve payitaht-ı hükümette,([27]) çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet adi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!..
İkinci Hikmet: Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevi hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat([28]) değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır.([29]) Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı başkasının nazarını kendi mehasinine celbetmemek([30]) ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü'min olan kocası, sırr-ı imana binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır.
Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehasinini([31]) onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer'an([32]) koca, karıya küfüv([33]) olmalı, yani birbirine münasib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin([34]) olur. Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyanetine bakıp "ebedî arkadaºimi kaybetmiyeyim" diye takvaya([35]) girer.
Veyl([36]) o erkeğe ki; saliha kadınını([37]) ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttaki([38]) kocasını taklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını([39]) ve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..
Üçüncü Hikmet: Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mabeyninde bir emniyet-i mütekabile([40]) ve samimi bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar.
Çünki açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından dahi iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimi muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyleki:
İnsan, hemşire([41]) misillü mahremlerine([42]) karşı fıtraten şehevanî his taşıyamıyor. Çünki mahremlerin simaları, karabet([43]) ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülatı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî([44]) nefislere göre gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünki mahremin siması mahremiyetten haber verir ve namahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayriyle müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!..
Dördüncü Hikmet: Malumdur ki; kesret-i nesil herkesce matlubdur. Hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenasüle taraftar olmasın. Hatta Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm ferman etmiş:
"İzdivaç ediniz; çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim.([45]) Halbuki tesettürün ref'i, izdivacı([46]) teksir etmeyip, çok azaltıyor. Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını([47]) namuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhuşa sülûk eder.([48]) Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünki kadının -aile hayatında müdür-ü dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evladına ve herşeyine muhafaza me'muru olduğundan- en esaslı hasleti sadakattır,([49]) emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakatı kırar; kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet([50]) kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir,([51]) kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık([52]) ve sadakat değil, belki himayet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikah edebilir. Memleketimiz Avrupa'ya kıyas edilmez. Çünki orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar.
Hem memalik-i baride([53]) olan Avrupa'daki tabiatlar, o memleket gibi barid ve camiddirler.([54]) Bu Asya, yani Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memalik-i harredir.([55]) Malumdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde te'siri vardır. O barid memlekette, soğuk insanlarda hevesat-ı hayvaniyeyi tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık saçıklık, belki çok su-i istimalata ve israfata medar olmaz. Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini([56]) mütemadiyen tehyic([57]) edecek açık saçıklık, elbette çok su-i istimalata ve israfata ve neslin za'fiyetine ve sukut-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlub ise fuhşiyata da meyleder. Şehirliler; köylülere, bedevilere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünki köylerde, bedevilerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden masume işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesat-ı nefsaniyeyi tehyice medar olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefasidin([58]) onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez.» (Lem'alar sh: 195-199)
«Elhasıl; nasılki kadınlar kahramanlıkta, ihlasta, şefkat itibariyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de; o masum hanımlar dahi, sefahette hiç bir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle namahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmağa kendilerini mecbur bilirler.» (Lem'alar sh: 202)
Hem «Kur'an merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, haya perdesini([59]) takmasını emreder. Ta hevesat-ı rezilenin([60]) ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesat,([61]) ehemmiyetsiz bir meta' hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki aile hayatı, kadın-erkek mabeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki açık-saçıklık, samimi hürmet ve muhabbeti izale edip ailevi hayatı zehirlemiştir.
Hususan suretperestlik,([62]) ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha([63]) sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasılki merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de: Ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverane bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrib eder.» (Sözler sh: 410)
Aile hayatında kavvam([64]) olan -yani aileyi her hususta iyi idare etmekle görevli- erkek, ailesini günah ve kötülüklerden korumada gayet hassas ve gayretli olmalıdır. Günün umumileşen moda ve fantaziyeleriyle yabancılara görünme pek çok ailelerde adeta bir şeref sayılıyor. Bu hale karşı vicdanen rahatsız olmayan bir erkeğin vasfı rivayetlerde "deyyus" tabiriyle tavsif edilir. (Bak: Ahmed İbn-i Hanbel, 2/69, 128)
Bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurulur: «Allah lanet etsin, kadınlardan erkek kılığına, erkeklerden kadın kıyafetine girene.» (R.E. 347) Keza kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına Peygamber (A.S.M.) lanet etmiştir. (Ebu Davud, Libas:28 ve Ahmed İbn-i Hanbel 2/225)
Kadında haya hissiyle([65]) korunan namus mefhumu, bir cihette şöyle ifade edilebilir:
Kadın vücudunda erkeklerin hissiyatına hoş gelen bütün uzuv ve cesedinin şer'î ölçüde ve haya hissinin neticesi olarak örtünmesiyle, erkeklerin kadına karşı olan hissî alâkasının uyandırılmamasıdır. Binaenaleyh, kadının bil'ihtiyar([66]) ºer'î ölçüde örtmediği uzvu ile erkeğin hissî alâkasını çektiği nisbette, namus mefhumu da o nisbette kadında gerilemiş olur ki, bunun ileri derecesine Kur'an lisanında teberrüc([67]) denir. (Ahzab Suresi 33:33) Osmanlıcada tekeşşüf([68]) ve tebezzül([69]) gibi kelimeler de aynı manayı ifade eder. Bu hal devam ettikçe alışkanlık neticesinde haya hissini kaybederek, kadınlarda açılma umumi bir âdet halini alır ve cemiyette de milli ahlâk zedelenir. Milli ahlâkın bozulduğu bir cemiyette her türlü kötülük yayılır. Git gide anarşizme inkılab eder.
Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
«Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan taife-i nisaiye([70]) ve onların fitnesi olduğu, hadisin rivayetlerinden anlaşılıyor. Evet nasıl ki tarihlerde eski zamanlarda "Amazonlar"([71]) namında gayet silahşör kadınlardan mürekkeb bir taife-i askeriye olarak hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu zamanda zendeka dalaleti, İslâmiyete karşı muharebesinde nefs-i emmarenin planiyle, şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikah yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe çalışarak, çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair([72]) ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Bir kaç sene namahrem hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennem'in odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakatı kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına bela bulur. Hatta bu halin neticesi olarak, o âhirzamanda, bazı yerlerde nikaha rağbetsizlik ve riayetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezaret edecek derecede ehemmiyetsiz, sahipsiz, kıymetsiz bir surete gireceği, hadisin rivayetinden anlaşılıyor.» (Gençlik Rehberi sh: 23)
«Rivayette var ki, "fitne-i âhirzaman o kadar dehºetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş,([73]) azab-ı kabirden sonra 'min fitneti'l mesihi'd deccal... min fitneti ahiri'z zaman'([74]) vird-i ümmet([75]) olmuº.
Allahu a'lem bissavab,([76]) bunun bir te'vili([77]) ºudur ki: O fitneler nefisleri kendine çeker, meftun eder. Insanlar ihtiyarlariyla, belki zevkle irtikab ederler. Meselâ: Rusya'da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemalperest([78]) erkekler dahi nefsine mağlub olup, o ateşe sarhoşane bir sürur ile([79]) düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları([80]) ve kebairleri ve bid'aları,([81]) birer cazibedarlık ile, pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak([82]) ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.» (Şualar 584)
«Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselama "Mesih"([83]) namı verildiği gibi her iki([84]) deccala dahi "Mesih" namı verilmiş ve bütün rivayetlerde 'min fitneti'l mesihi'd deccal... min fitneti'l mesihi'd deccal' denilmiº. Bunun hikmeti ve te'vili nedir?
Elcevap: Allahu a'lem, bunun hikmeti ºudur ki: Nasil ki emr-i Ilâhî ile Isa Aleyhisselâm, ºeriat‑i Mûseviyede([85]) bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de, büyük Deccal,([86]) şeytanın iğvâsı([87]) ve hükmüyle şeriat‑ı İseviyenin([88]) ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc'e([89]) zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan "Süfyan"([90]) dahi, ºeriat-i Muhammediyenin (a.s.m.) ebedî bir kisim ahkâmini nefis ve ºeytanin desiseleriyle kaldirmaya çaliºarak, hayat-i beºeriyenin maddî ve mânevî rabitalarini bozarak, serkeº ve sarhoº ve sersem nefisleri baºiboº birakarak hürmet ve merhamet gibi nuranî zincirleri çözer, hevesat-i müteaffine([91]) batakliginda birbirine saldirmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-i istibdat([92]) bir hürriyet vermek ile dehºetli bir anarºistlige meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet ºiddetli bir istibdattan baºka zapt altina alinamaz.» (ªualar sh: 593)
Resul-i Ekrem (A.S.M.) «Nakl-i sahih-i kat'i ile ferman etmiº ki: 'iza meºevûl mütaytâü ve hademethüm benatü farise verrûmi...ilh.'([93]) deyip "Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belanız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!" haber vermiº. Otuz sene sonra, haber verdigi gibi çikmiº.» (Mektubat sh: 107)
Ayet ve hadisler, umum zamanlara bakan ders ve ikazlari verirler.
Bu rivayette dikkat çekilen, kadin - erkek ihtilâti yani beraberce ayni mahallerde arayi ayirmadan bulunmanin fecî neticeleri gösterilmiº oluyor. Asrimizda ise, bu durum en dehºetli ºekliyle tahrik olunmuº ve milleti istila etmesine kapilar açilmiºtir.
Müslüman ailelerin bu afetten uzak durma gayretinde olmalari zarurîdir.
Evet, bilhassa âhirzaman fitnesinde kadinlarin cemiyete çikip, erkekler arasinda kariºik bulunmalarinin mahzurlarini anlatan Bediüzzaman Hazretleri bir eserinde veciz bir ifadeyle ºöyle der:
«Kadinlar yuvalarindan çikip beºeri
yoldan çikarmiº; yuvalarina dönmeli
Mimsiz medeniyet,([94]) taife-i nisâyi yuvalardan uçurmuº, hürmetleri de kirmiº, mebzul metâi([95]) yapmiº. ªer'-i İslâm([96]) onları
Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayatı âilede. Temizlik ziynetleri.
Haşmetleri([97]) hüsn-ü hulk,([98]) lütf-u cemâli([99]) ismet,([100]) hüsn‑ü kemâli([101]) şefkat, eğlencesi evlâdı. Bunca esbab-ı ifsat,([102]) demir sebat kararı
Lâzımdır, tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda([103]) güzel karı girdikçe, riyâ ile rekabet, haset ile hodgâmlık([104]) depretir damarları.
Yatmış olan hevesat birden bire uyanır. Taife-i nisâda serbestî inkişafı, sebep olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birden bire inkişafı.
Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu suretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin([105]) rolleri pek azîmdir. Hem müthiştir tesiri.HAŞİYE
Memnu heykel,([106]) suretler, ya zulm-ü mütehaccir,([107]) ya mütecessid riyâ,([108]) ya müncemid hevestir.([109]) Ya tılsımdır; celb eder o habis ervahları.» (Sözler sh: 727)
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor:
Resulullah (A.S.M.): Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne, bir imtihan vesilesi bırakmadım.» [110]
«Nitekim "Kadınlar şeytanın ağlarıdır" denilmiºtir. ªeytanlar (ifsad cereyanlari) baºka tarik([111]) ile aldatamadiklarini, en ziyade kadinla aldatir.([112])» (Elmalili Tefsiri sh: 1471)
Kur'ân ve hadîs lisanında "ºeytan" kelimesinden, makamına göre, münafıkâne ifsad eden insî şeytan([113]) ve münafıklar dahi kasdedilir.
Ezcümle bir tefsirde (Kur'ân, Bakara suresi 14.) âyetinde geçen "ºeyatînihim" ifadesi açıklanırken deniliyor ki:
«Bu âyette insan şeytanları olduğunda müfessirînin ihtilafı görülmüyor.» (Elmalılı Tefsiri sh: 238) Yani müfessirler ittifak etmişlerdir.
Bir başka rivayette de şu ifadeler var:
«Hazret-i Peygamber (A.S.M.) Ebuzer'e (R.A.): 'İns ve cin şeytanlarından taavvüz ettin mi? (Allah'a sığınmak duasını okudun mu?) buyurmuştu. Ebuzer: İnsin de şeytanları var mıdır? dedim.
– Evet onlar cin ºeytanlarindan daha ºerlidir.» (Elmalili Tefsiri sh: 2029) buyurdu.
Bediüzzaman Hazretleri böyle ºerirlere atfen Yahudî kiz ve kadinlarinin sefahet-i beºeriyede ve bilhassa âhirzaman fitnesinde oynadiklari rolü kanun-u küllîsiyle ifade eden ºu âyeti nazara verir:
«'yüzebbihune ebnaeküm ve yestehyüne nisaeküm'([114]) Benî İsrail'in oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Firavun zamanında yapılan bir hadise ünvanıyla, Yahudi milletinin ekser memleketlerde her asırda maruz olduğu müteaddit katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefihânede oynadıkları rolü ifade eder.» (Sözler sh: 402)
Bir hadis mealinde de şöyle buyuruluyor:
«İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki: Onların endişeleri mideleri olacak, şerefleri de meta-ı dünya([115]) olacak ve kıbleleri de kadınları olacak ve dinleri de dirhem ve dinarları (paraları) olacak. Bunlar mahlukatın en şerlileridir ve Allah katında onların hiç nasibleri yoktur.» (Keşf-ül Hafa hadis: 3270) (Ramuz-ül Ehadîs sh: 504)
Âhirzaman fitnesinde bozulan insanların garib hallerini haber verip ikaz eden bir rivayet de şöyledir:
«Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki, türlü ve zevkli yemekler yiyecek, renkli ve rahat binitlere binecek, rengârenk ve güzel kadınlarla evlenecek, kat kat ve nefis kumaşlar giyecektir. Onların bir mideleri var ki az ile doymaz, onların bir istekleri var ki çoğa da kanaat etmez. dünyaya bağlanmışlar, Akşam-sabah düşündükleri ve taptıkları dünyalıktır. Onu, Allahü Teâla'nın dışında ilâh ve Rablerinden başka rab kabul ederler. Bütün çabaları dünya içindir. Yalnız hevâ ve heveslerinin peşinde koşarlar. Abdullah'ın oğlu Muhammed'in kat'î sözü ºudur ki; sizin veya onlarin peºinden, sizden sonra veya onlardan da sonra gelenlerden o güne yetiºenler, bunlara selâm vermesin, hastalarini ziyaret etmesin, cenazelerine gitmesin ve büyüklerine hürmet göstermesinler. Zira bunlari yapanlar, Islâmiyet'in yıkılmasına yardım etmiş olurlar.»([116]) (İhya-i Ulum-üd Din ci:3,. sh:516)
Âhirzaman fitnesine karşı teyakkuz ve ibret için dikkat çekici olan böyle rivayetler, bozuk cemiyetlerde aşılanan sefih hayattan uzak durmayı ders verir.
Tesettür gibi kat'î ahkâm-ı Kur'âniyeyi tebliğ ve müdafaa etmeyi suç sayanlara karşı, mahkemelerde hem ilmî hem de susturucu cevaplar veren Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu cevapları milletin ikaz ve irşadı için neşretmiştir.
Adliyece yapılan bu tarz bir suçlama ve cevabı misal olarak aynen alıyoruz ki, günümüz müslümanlarına örnek olsun.
«Hem suçlarından diye: "Tekke ve zaviyelerin ve medreselerin kapatılması ve lâikliğin kabulü, İslâmiyet yerine milliyet esaslarının konulması, şapka giyilmesi, tesettürün kaldırılması, Lâtin harflerinin huruf-u Kur'âniye yerinde cebren kabulü, Türkçe ezan ve kamet okunması, mekteplerde din derslerinin kaldırılması, kadınlara erkekler derecesinde irsiyet([117]) ve hak tanınması ve teaddüd‑ü zevcatın([118]) kaldırılması gibi inkılâp hareketlerini bid'at, dalâlet, ilhaddır diyen, irtica ile suçludur" diye yazmışlar.
Ey insafsız hey'et! Eğer her asırda üç yüz elli milyonun kudsî ve semâvî rehberi([119]) ve bütün saadetlerinin programı ve dünyevî ve uhrevî hayatın mukaddes hazinesi olan Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyânın tesettür ve irsiyet ve teaddüd-ü zevcat ve zikrullah ve ilm-i dinin dersi ve neşri ve şeâir‑i diniyenin([120]) muhafazası haklarında gelen ve tevil kaldırmaz sarih çok âyât-ı Kur'âniyeyi inkâr etmek ve bütün İslâm müçtehidlerini ve umum şeyhülislâmları suçlu yapmak mümkünse ve mürûr-u zamanı ve müteaddit mahkemelerin beraatlerini ve af kanunları ve mahremiyet ve mahrem veçhini ve hürriyet-i vicdan ve hürriyet‑i fikri ve fikren ve ilmen muhalefeti memleketten ve hükûmetlerden kaldırabilirseniz, beni bu şeylerle suçlu yapınız. Yoksa siz hakikat ve hak ve adâlet mahkemesinde dehşetli suçlu olursunuz. Said Nursi» (Şualar sh:431)
1952 senesinde İstanbul'da açılan Gençlik Rehberi Mahkemesinin ehl-i vukuf raporunda kadınların örtünmeleri ve açık saçıklığın önlenmesi için Hazret-i Üstadın verdiği nasihatı suç saymalarına karşın yazılan itiraznamenin bir kısmında aynen şöyle deniliyor:
«Şimdi bütün münevverlerin ve çok ediplerin ve terbiyecilerin vatan ve milletperverlerin şikâyet ettikleri ahlâksızlığın ve fuhuş tehlikesinden muhafaza için gençlere iyi ahlâk, yüksek namus, iman ve fazilet dersi veren, vatana millete bir uzv‑u nâfi hâline gelmelerini temin eden, adalet ve âsâyiş lehinde en birinci kuvvet olarak memleket ve milletin saadetine hizmet eden Gençlik Rehberi adlı eserinin müsaderesine ve müellif-i muhtereminin mahkûmiyetine sebep olmak için diyorlar:
"Bediüzzaman tesettür taraftarıdır. Kadınların yarı çıplak, açık dolaşmalarına, İslâmiyete karşı muharebede şeytan kumandasına verilen fırkalar olarak tasvir etmekte, kadınların bugünkü içtimaî hayatta açık bacak ve yarım çıplak giyinmelerini günah saymakta, Bediüzzaman halihazır bu açık, yarım çıplak giyinişleri evlenmelere mâni olup fuhşa teşvik edici mahiyetinde görmektedir. Ve yine Bediüzzaman'a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakikî ve daimî güzelliği içtimaî hayatta yer alan süslenmek, vücutlarını teşhir etmek olmayıp, terbiye-i İslâmiye dairesinde âdâb-ı Kur'âniye ziynetidir. Bediüzzaman dinî tedrisat taraftarıdır. Risale-i Nur adı verdiği dinî tedrisat sayesinde mahkûmların on beş haftada ıslah olacaklarını—ki, Denizli ve Afyon hapishaneleri, adliyenin, gardiyan ve müdürlerin ºehadetiyle sabittir—söylemektedir. Bediüzzaman, câzibedar bir fitneye esir olan gençlerin din hakikatleriyle ve Nurun imanî dersleriyle kurtulacaklarına kanidir."
İşte "Bu fikirleriyle suçludur, kanunen mahkûm edilmesi lâzımdır" diyorlar. İşte bunlar güya ehl-i vukuf namında memleket gençliğine adalet ve hak ve hürriyet derslerini verecek profesörler veya hukuk doçentleridir!
İşte, ey adalet-i hakikiyenin mümessilleri sıfatıyla hukuk-u umumiyeyi ve haysiyet-i milliyeyi muhafaza eden hâkimler! Gençlik Rehberi'nin imanî dersleri ve ahlâkî telkinleri, ehl-i vukuf raporundaki gibi bir suç mevzuu olarak kabul ediliyorsa, bu müellifi bu büyük hizmetinden dolayı mes'ul tutuluyorsa, eğer öyleyse, o zaman yukarıda arz ettiğimiz bu millete, bin yıllık tarihine, an'anesine idarî ve örfî([121]) kanunlarına, bu milletin ebedî medâr-ı iftiharı olmuş mukaddes dinine, mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur'ân derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak İslâmî medeniyeti kemâl-i şâşaa ile dünyaya ilân eden bir aziz ecdada ve onların haysiyetine, hukukuna, mâneviyatına savrulan tahkir ve tezyifleri, indirilen darbeleri ve söylenen iğrenç iftiraları kabul etmeniz lâzımdır. Bu büyük, mânevî cinayetleri hoş görüp kabul etmekle, ismî ehl-i vukufların, suç isnad ettikleri Gençlik Rehberi suç sayılabilir. Ve ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muahaze olunabilir. Yoksa, adalet-i kanun ve hürriyet-i fikir ve vicdan düsturuyla mahkûmiyeti ve muhakemesi mümkün değildir. Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden cumhuriyet idaresinin demokrasi kanunlarıyla asla kabil-i telif değildir.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 136-137)
Bu gibi gayr-ı hukukî ve din vicdan hürriyetlerine açık muhalefetle dine ve ehl-i dine yapılan hücumlar senelerden beri Türkiye'ye göz diken gizli bir cereyanın varlığına, iğfalat ve ifsadatına delalet eder. Günümüzde de insaniyet, medeniyet ve hukukî kaidelere muhalefetle tesettüre karşı yapılan baskılar aynı cereyanın tahrikleridir.
Fakat asil ve şerefli müslüman milletimiz, bu baskılara karşı müsbet hareket yoluyla mukaddesatını korumada metaneti ve sebatı daha çok kuvvet kazanmış ve kazanıyor, mücahidlikte terakki ediyor.
«Hicab; yani tesettür âyetleri, üç defada, üç mertebeyi natık([122]) olmak üzere nazil olmuştur.
Birincisi: (33:59) âyet-i kerimesiyle yüzlerini örtmekle mükellef oldular.
İkincisi: (33:53) âyet-i kerimesi muktezasınca irha-ı hicab (yani: perdeyi indirmek ve perde arkasında kalmak) ile emrolundu ki, harem ile selâmlığı ayırmak, yani evde kadınlarla erkeklerin yerlerini ayırmak demektir.
Üçüncüsü: (24:31 ve 33:33) âyet-i kerimeleri mucibince, şer'î bir zaruret olmadıkça kadınların hanelerinden çıkmaları nehyolundu ki, bazı ümmehat-ı mü'minîn,([123]) vücudlarının karaltısını bile göstermekten sakınırlardı.» (S.B.M. ci:1, sh:140, 120. hadisin izahından)
Mezkûr (33:53) âyetinin tefsirinde şöyle deniliyor: «Bu âyetten sonra harem farz kılınmıştır ki; o zamana kadar Arab'da âdet değildi. (Harem usûlü) hem erkeklerin hem kadınların kalbleri için daha ziyade temizliktir. Yani şeytanî hatıralardan, vesveselerden uzaklaşılır, iffet ve ismet([124]) hisleri daha ziyade yükselir; edeb, nezahet, takva,([125]) ihtiram artar.» (Elmalılı Tefsiri 3921)
Kur'an (Ahzab Suresi 33:59) âyetinde geçen «"cilbab", baºtan aºagi örten çarºaf, ferace, car gibi diº kisvesinin adidir. ...Çarºaf ve peçe…» demektir. (Elmalılı Tefsiri 3927)
Müfessir ve imamlar, âyette geçen cilbabı, ekseriyetle böyle beyan ederler. Bu cilbabda süslü biçimler ve güzel görünmek için süslemelerin şeriatça yapılmaması gerekiyor.
Malum olduğu üzere bütün şekiller ve renkler göz için; göz dahi şekiller ve renkleri görüp idrak etmek ve alâka duymak içindir. Eğer görme olmazsa, şekiller ve renkler, insan için gayb âleminden sayılırdı.
Bu hakikata binaen kadın, vücudunu örttüğü cilbabında tezeyyüne([126]) müteallik şekiller ve renkler bulunması, kendisine bakanların hissî dikkatlerini ve alâkalarını çekmeye vesile olduğundan şeriatça bunlar caiz görülmemiştir.
Ezcümle: Muhammed Ali Es-Sabûnî'nin Revai-ül Beyan Tefsir-ü âyât-il ahkâm minel Kur'an tefsirinin 2. ci. 373, 388. sayfalarında tesettüre ait mes'eleleri beyan ederken (ºer'î hicabın şartları) bahsinde burada özetle aldığımız şu şartları sayar:
«Evvelen: Örtünün bütün vücudun her tarafını örtmesi…
Saniyen: Hicabın şeffaf olmaması ve vücud hatlarını belli etmemesi…
Salisen: Hicabın kendisinde zinet için şekiller ve renkler olmaması…
Rabian: Bol olması, vücud yapısını belli etmemesi…
Hamisen: Koku sürünmüº olmamasi…
Sadisen: Erkek kisvesi ºeklinde olmamasi…»
Bir rivayette de ºöyle buyurulur:
«"Cilbabları ile örtünsünler" emri nazil olunca, Ensar kadınları baştan aşağı cilbablarına bürünmüş olarak çıktılar.» (Tac Tercemesi, ci:3 hadis:564)
Yukarıda ifade edildiği gibi cilbab, kadının giydiği elbisenin dışından yukarıdan aşağıya sarkıtılarak örtündüğü ve bütün vücudu kaplayan örtü ve kisvedir ki, mahremlerine karşı değil, namahremlere karşı yeis devresine kadar örtünmeye mecburdur. Yeis devresinden sonra ise, tavsiye edilmiştir. (Kur'an 24:60)
Fakat fitne veya fitne ihtimali varsa yeis halinden yani, çocuktan kesilme devresinden sonra da cilbabı örtünmek lâzımdır. Fitnesiz İslâm cemiyetinde, me'yusiyet devresine giren kadının cilbabını örtünmesi mezkûr âyette tavsiye derecesine indirilmesinden de anlaşılıyor ki me'yusiyet öncesinde cilbabın örtülmesi tavsiye derecesinin üstündedir. Yani farzdır.
Ehl-i tefsirin, tesettürün keyfiyeti hususunda muhtelif akvalleri yani sözleri ve hükümleri vardır:
İbn-i Cerir-i Taberi, İbn-i Sirin'den ºöyle dedigini rivayet etmiºtir. Ibn-i Sirin demiºtir ki:
«Ubeyd-es Selmanî'den cilbablarını üzerlerine örtsünler mealindeki âyet hakkında sordum. Hicabın şeklini şöyle tarif etti: "Üzerindeki milhafeyi (car ve çarºaf dedikleri kaftani) kaldirip, onunla -baºtan aºagiya kadar- bütün vücudunu örttü. Ve çarºafla bütün baºini, ta kaºlarina kadar kapatti ve yüzünü de örttü. Yalniz yüzünün sol tarafindaki yerden sol gözünü tek açik birakti.» (Taberi Tefsiri, Hazin, Cemel)
Yine Ibn-i Cerir, Ebu Hayyan, Hz. Ibn-i Abbas (R.A.) dan ºöyle dedigini rivayet ediyorlar:
«Kadin cilbabini cebin denilen yüz cebhesinin her iki tarafina kadar getirip kapatir. Bagliyarak ondan sonra örtüsünü burnu üzerine atar. Her ne kadar iki gözü açik kalsa dahi. Fakat boynunu, gögsünü ve yüzünün büyük çogunlugunu (yani, gözleri açik kalabileceginden dolayi yüzünün hepsini denmeyip ekserisini demiº) örter.» (Bahr-ül Muhit cilt:7, sh: 250)
«Yüz avret degildir, açik kalabilir diyen âlimler, ºu ºartla demiºler: Eger fitneyi (ºehveti) uyandiracak boya vesaire gibi, yüzün zinet maksadiyla kullanilan bir ºey mevcud degilse ve fitneden de emniyeti varsa (meselâ pir-i fani olmuº bir kadin gibi), iºte bu halette yüzünü açabilir. Yoksa fitne ihtimali oldugu takdirde bil'ittifak kadın yüzünü açık bırakması haramdır.» (Bak: Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkıhı sh: 260)
«İslâm cemiyetlerinde gayr-ı müslim kadınlar her ne kadar tesettür-ü şer'î ile mükellef değillerse de fakat hayat-ı içtimaiyeyi ifsad edecek hareketlerde bulunmaktan men' edilirler… Hayat-ı içtimaiyeyi fitne ve fücurdan muhafaza etmek için İslâmiyetin âdab-ı içtimaiyesi, müslim, gayr-ı müslim herkese tatbik edilir ve bu vazife devlet tarafından icra olunur.» (Taberi Tefsiri, Ahzab/33. âyetinin tefsirinden telhisen)
«İhticab ve mesturiyetin "yani, perdelenme ve örtünmenin" nev'i ikidir. Biri: Hane içinde ihticabdır ki, kadın kısmı evi içinde zevcinin ve mahremlerinin gayriye muhalit (yani beraber ve birarada) olmamak ve görünmemektir. Diğeri: Hane dışında ihticabdır ki, kimseye görünmemek üzere yüzünü ve baştan aşağıya kadar bütün endamını (vücudunu) ve hatta libasını (yani evde giydiği elbisesini) örtmek ve gizlemektir. Bunun zıddına tekeşşüf (açılma) ve bunun da ifratına tebezzül (yani, ayak altına düşmüş ve herkesin oyuncağı olmuş derecede kıymetsiz ve mübtezel olmak) tabir olunur.
Kadınlar tekeşşüften ve tebezzülden ve ricalin (erkeklerin) iştihalı gözlerine, dar örtülerle arz-ı endam etmekten memnu'durlar. Yüzlerini ve ellerini hatta ayaklarını, namazda açık bulundurabilirler. Velâkin zaruret olmadıkça mahrem olmıyana bunları (yani yüzlerini, ellerini ve ayaklarını) dahi gösteremezler. Sokakta yüz açmak ve libasın (yani evde giydiği elbisenin) kolunu veya eteğini örtüden (yani cilbabdan ve çarşaftan) çıkarmak, şeriatın emrine muhaliftir. İhticab (tam örtünmek) emr-i Kur'anîdir. Onda (örtünmede) tehavünün (yani, örtünmede lâkaydlık ile hassasiyet göstermemenin) vebali büyüktür. Yüz namahrem değildir tabiri, salât (namaz) hakkında olmaktan gayride galattır. (Yani: Yüz, namaz dışında örtülmelidir.)
Sure-i Celile-i Ahzab ile inen hicab (örtünme) âyetinde: Açık-saçıklık, nehiy (haram) ve kadınlar erkekle ihtilattan (karışık bulunmaktan) men' olunarak örtü altında siyanet kılındılar (yani, muhafaza altına alındılar). Zinetlerinden madud olan libasları (yani, süs eşyası kabul edilen evde giydikleri elbiseleri) dahi erkeklerden örtünmeye mecbur olarak (yani kadınlara emredilerek) bürgü ve çarşaf içinde bulundular ve yüzlerine peçe çekip yalnız gözlerini açık bulundurdular.» (Nimet-ül İslâm III. Kısım 71)
Cemiyette fitne veya fitne emareleri görüldüğü zaman, şeriat ruhsatı değil, azimeti esas alır. Meselâ Ömer Nasuhi Efendi, Büyük İslâm İlmihali'nde, kadınların tesettürü hakkında:
«Hürre([127]) olanların yüzleri ile ellerinden başka bütün bedenleri avrettir. Yüzleri ile elleri ise, ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça, namaz dışında avret değildir.» der. (Büyük İslâm İlmihali sh: 99)
Yani, fitne ihtimali ya da fitne varsa, yüz ve elin açılması yasaklanır. İşte Nimet-ül İslâm'dan alınan bir önceki parçada, bu şer'î kaidenin tatbikini gösterip yüz ve elleri de örtmeyi kaydediyor. Büyük İslâm İlmihali'nden alınan parçada ise, "fitne ihtimali" kaydını koymakla, bu mevzuda ikisi de "örtme" hükmünde birleºiyorlar.
Zamanimizda ise, "fitne ihtimali"nin en dehºetli derecede bulundugu apaçik meydandadir.
«Hasbel'icab([128]) taºraya çikan kadinda çarºaf olmayinca süfeha güruhu onlari açik görüp tamaa düºtükleri gibi ºüpheli ve iffetini ihlal eden kadinlardan olduklari zanniyla arkalarina düºerek rahatsiz edeceklerine binaen Cenab-i Hak, kadinlarin çarºafa bürünüp mesture olmalarini emretmiº ve hikmeti de bürgülü olan kadinin kim oldugu bilinmemekle suizandan ve süfehanin takibinden kurtulmalari oldugunu beyan etmiºtir.
Hülasa, hatunlarin bürgü bürünmeleri vacib oldugu ve bürgülü olunca ecanibin o kadinin kim oldugunu bilemediklerinden dolayi, taarruzdan vareste olup ezadan kurtulduklari ve hatunlarin mesture olmalariyla fitne kapilarinin kapanacagi, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.» (Hülasat-ül Beyan, ci:11, sh:4467-4470, Konyali Mehmed Vehbi, Üçdal Neºriyat, Istanbul)
Yukaridan buraya kadar beyan olundugu üzere ºer'î tesettürün hususiyetlerini taºiyan herhangi bir diº örtüsünü üzerine örtünmek Kur'ânın emrini yerine getirmeye kâfîdir.
Yani şer'î tesettür, çarºaf, ferace, ve câr denilen örtülere münhasir olmayip, baºtan aºagiya dogru sarkitilarak bol, vücud hatlarini belli etmeyecek ºekilde, bütün vücudu örten ve çeºitli renk ve süslemelerle câzip hali bulunmayan her hangi bir örtü "cilbab" vasfını taşır.
Bu vasfa uygun olarak malûm çarşaf, ümmetçe tasvib edilmiş ve uzun seneler pek çok bölgelerde yaygın olarak kullanılmış ve şeair vasfını kazanmıştır.
Şeair vasfı sebebiyle de ifsad cereyanları daha çok çarşafa düşman olup her vesileyle menfi propağandalarla çarşafa hücum ederler. Fırsat buldukça da bilfiil tecavüzler yaparlar ve yaptırırlar. Böyle vahşiyane tecavüzler karşısında samimî müslümanlar bu şer'î tesettüre ve tesettürlülere daha çok sahip çıkıyorlar ve çıkmalıdırlar.
Taife-i nisa'nın tesettüre riayet etmeyip açılmaları, Kur'an (A'raf Suresi 7:27, 28) âyetlerinin beyanıyla, cahiliye âdetlerine(